Bekke Asileri

Ahmet’in okuduğunu ürperircesine dinledik….

Nihayet oradan çıkıp grubun içinden ayrıldık. Sessiz ve ıssız bir karanlığın içinde durup birbirimize döndük. Dördümüz de büyük şaşkınlıklar içinde ve ne yapacağımıza karar veremez halde birbirimize bakıyordk. Daha da önemlisi birbirimize de güvenemez haldeydik. Çünkü öğrendiklerimiz o kadar müthiş şeylerdi ki, daha önce bildiğimiz dinsel doğrularla neredeyse taban tabana çelişiyordu. Her birimiz diğerimizin bu gerçekleri fark edip etmediğne emin olamıyordk. Nihayet ben sözü aldım….

“Benimle aynı şeyi mi düşünüyor, aynı korkuları mı paylaşıyorsunuz?”

Bu soru onları da rahatlatmıştı.

“Evet…. Evet!” diye atıldılar.

Tarifi mümkün olmayan olağan dışı bir birlikteliğin parçasıydık artık. Birkaç kelamdan sonra birbirimizden emin olduk. Evet! Hepimiz de dinlediklerimizden sonra gerçeğe adım attığımızı görmüştük.

“Şimdi bana müsade.” dedi bir arkadaşımız ve az öteye çekilip dizleri üzerine çöktü. Ellerini yukarıya doğru kaldırıp boynunu aşağıya çevirdi. Bizim duymayacağımz biçimde bir şeyler mırıldandı ve ardından ağlayarak yere kapandı. Onu uzaktan izleyen diğer üçümüz de ardından benzer biçimde bir kenara çekilerek, doğru yolu bize gösteren Allah’a bizi seçtiği için, teşekkürler üzerine teşekkürler ettik.

Biraz sonra tekrar bir araya geldik. Hepimiz benzer endişeler içindeydik. Demek ki kendi toplumlarımız da şirkistan ülkeleri haline getirilmişti! Şehitlik ise kendi firavunlarımızın oyuncağı haline!

Bekke Dörtlüsü olarak biz bu topraklarda neredeyse iki yüz yıl geçirmiştik. Çok şeye tanık olmuştuk. Burada bir sene bizim hesabımıza göre 365 gün sürüyordu. Ama kendi ülkemizde böyle miydi? Venya’da bir yıl bir günden bile azdı. Kendi ülkemizde bir gün geçene kadar, burada hemen hemen 243 gün geçirebiliyorduk.

Ahmet’ten dinlediklerimizi tekrar tekrar birbirimize hatırlattık. Okunan kitabı her hatırlayışımızda aynı ifadeleri tekrar tekrar görmemize rağmen her seferinde yeni bir kitaba başlamış gibi hissediyorduk. Her seferinde daha önce görmediğimiz, anlamadığımız şeyleri anlamaya başlıyorduk.

Aldığımız notları bir daha ve bir daha okumaktan büyük haz alıyorduk. Ayetler giderek artan bir lezzet bırakırken, halimizi, durumumuzu açıkladığını hissetmemiz sürekli bizi müjdeler gibiydi. Artık aklımız karışmıyor, hatta kendimizi daha haklı ve daha aklıselim hissediyorduk. Hayata bakışımızda daha önce yaşama dair göremediğimiz, anlayamadığımız meseleleri derinlemesine anlamaya başlamıştık.

Hele ki şirkin, yani ortak koşmanın ne olduğunu anlamış olmamız bizi tarifi zor biçimde sevindiriyor ama bir o kadar da kendi toplumlarımız adına endişelendiriyordu. Kendi hakkımızda ise, imanı kaybetme ve günah işleyerek Allah’tan, onun rızasından, onun verdiği bu iman hediyesinden uzaklaşma çekincelerimiz dışında bir çekincemiz kalmamış gibiydi.

Kendi toplumumuzun da burada yaşayanlar gibi mezhep mezhep, grup grup olduklarını ve bu şekliyle ne büyük bir yanılgıda olduklarını net biçimde anlamıştık.

Günlerce ayetleri konuşup tartıştık. Daha iyi anlayabilmek için adeta yarıştık. Zamanın geçiyor oluşunu önemsemedik bile.

Sonra, Venya’da bize vasiyet bırakmış olduğu dinen kabul edilen Ulu Albuz hakkında iman sarsılmasına girdiğimiz günleri andık. Ahmet’in okuduğunu dinleyene kadar yaşadığımız sıkıntılı süreç, hiçbir şeyin anlamının kalmaması ve hatta cevapları kutsal kitaba ortak saydığımız sakerdo rivayet ve risalelerinde bulmak için oyalandığımızı hatırladık. Oysa onları, çağa bakan Kutsal Haberin tefsiri ve hissettiğimiz zamanın imanı kurtarma zamanı olduğunu anlamamız için bir şefaatçi zannediyorduk. Meğer gerçekler nasıl da örtülüyormuş… Din diyerek, Tanrı diyerek! Hatta tahkik-i iman diyerek bize tahkiksiz bir mukallitliği nasıl da dayatıyorlarmış bizim ağabey ve kutsal bildiğimiz ama gerçekte ortak koşan sakerdolar!

Bir ara bir ademi daha izledik. Çünkü bize benzer bir arayış içinde olduğunu görmüştük. Adam ayetleri anlayamıyorum diye haykırıyordu önceleri. Hatta şüphe duymaya başlamışken meğer cevapların zaten o kitapta yazıyor olduğunu ve onu açıklayanın da bizzat kitabın kendisi olduğunu görmüştü. Dördümüz de kendi örnekliğimizi onda gördük. Her insan ve hatta şahit olduğmuz her olay bir şekilde idraklarımızı, anlayışlarımızı geliştiriyordu.

Daha önceden din diye bildiğimiz her şey altüst olmuştu. Öğrendikçe göğsümüz sevinçle çırpıyor, yolumuzu bir meşale gibi aydınlatan her bir ayeti okuyup anladıkça, içimiz titreye titreye şükrediyorduk.

Bir yönden korkuyorduk da! Acaba ne olacak şimdi diyorduk. Her okuduğumuz satır ve sabah akşam bunları yaşanılan hayat üzerinde fark etmemiz şükrümüzü artırıyor ama önümüzdeki döneme yönelik nasıl davranışlara gireceğimiz hususunda kâh ümitsizliğe kapılıyor, kah mutluluğa gark oluyorduk.

En güzeli ise ailelerimiz ve çocuklarımız için o güne kadar yapmak isteyip de yapamadığımızı düşündüğümüz dini yöneltmeler için aslında çok da bir şey kaybetmediğimiz ve hatta işimizin kolaylaşmış olduğunu görmemizdi. Tanrı’nın bize bazı şeyler için geçmişte fırsat vermemiş olmasının ne kadar büyük bir lütuf olduğunu düşünüyorduk zaman zaman. Tanrı istemedikçe kimsenin iman etmiş olamayacağını, kul istemedikçe de Tanrı’nın vermeyeceğini kesinkes anladık. O istemedikçe burnumuzun dibini bile göremeyeceğimiz gerçeği dağarcığımıza kazındı.

Ne Tanrı adını anarken ağladıklarımızın, ne huşu duyarak bulunduğumuz ayinsel ortamlar, ne o güne kadar yaptığımız ibadetler bizi böyle titretmemiş, kalplerimizi yerinden çıkacakmış gibi sevinç, heves ve şaşkınlık ifadeleri ile bir arada sarsmamıştı.

Kendi toplumlarımızda iken Tanrı’nın berisinde Tanrı elçilerini ve atalarımızı sürekli yüceltiyor olmamızın ne büyük bir hatanın delili olduğunu anlamıştık.

Buradaki insanların da her biri Allah’ı anlamak yerine kimisi İbrahim’i, kimisi Musa’yı, kimisi İsa’yı neredeyse Tanrı yerine koyuyor ve onların getirdikleri haberlere bakmaktansa o elçilerin kendilerini kutsuyorlardı. Üstelik her biri “Ben de sizin gibi bir beşerim, ademim.” dedikleri ve parmaklarıyla Allah’ın kitabını gösterip “Ona uyun.” diye ikaz ettikleri halde kitabın dediklerine değil, onların parmaklarına bakıyorlar, onların getirdiği haberi okuyup uygulamaktansa birçok uydurma rivayeti din diye benimsiyorlardı. İnsanların çoğunda tam bir akıl tutulması vardı.

İçlerinden bir kısım cahillerin Ahmet’e olan aidiyet duyguları, Allah’a olan sevgilerini daha o yaşarken aşmıştı. Onun dediğini anlamaktansa onu kutsamaya kalkışıyorlardı. Kendisine kitap geldiği halde doğruyu anlayamıyorlardı. Kimisi Musa’nın denizi yarmasını, Nuh’un gemisini, İbrahim’in ateşte yanmaması gibi ayetleri dinledikçe, orada anlatılan öğüdü aramaktansa, okudukça Ahmet hakkında kıskançlık duyuyorlardı. Madem benim peygamberim de var, neden onun da böyle aksiyonu yüksek mucizeleri olmasın diyorlardı. Taraftar olmak doğruyu anlamaktan daha kıymetliydi imanı kıtlar için. Oysa kitapları hiçbir elçiyi birbirine üstün görmeyin, onlar arasında ayrım yapmayın diyordu.

Ama içlerinde doğruyu bulanlar mucize zannettikleri şeylerin kâinatın olağan ayetleri olduğunu fark ediyorlar, bu vesvese ya da şeytani aldatmaların tesirinden çıkıyorlar ve düşünce ufuklarındaki her şimşek çakışta sevinçlerinden okudukları kitabı öpüp, sonra Allah’a secde ediyorlardı. Kitabı anlayan ve sayıları çok da fazla olmayan hemen her mümin benzer bir süreçten geçiyordu.

İşte biz de aynı durumdaydık. Üzerimizden geleneksel anlamda ciddi bir yük kalktığını hissederken, aynı anda müthiş bir sorumluluğu en baştan yüklendiğimizi hissediyorduk.

Günün birinde Venya’ya dönme emrini aldık. Aslında biz dördümüz kitabın tamamlanmasına kadar kalmak istiyorduk. Ahmet hala hayattaydı ve biz sonuna kadar indirilen her şeyi öğrenmek istiyorduk. Fakat eğer Yüce İklezya’nın “Dönün” emrine uymasaydık hem suç işlemiş olur, hem de bir daha ne zaman dönebileceğimizi kestiremezdik.

Venya’da geceler gündüzler mevsim halinde ve günler yıllardan uzunken, Dünya’nın zaman çizgisi ve yer çekimi bizi farklı etkiliyordu. Açıkçası bir yandan da bir an önce dönüp gerçekleri toplumumuza açıklamak için sabırsızlanıyorduk. Zaten kitaptan dinlediğimiz kadarı da, gerçekleri görmemize ve doğru yolu anlamamıza yetmişti.

Zamanı geldi ve niháyet ülkemize döndük. Uyarıcılar olarak herkese gerçeği anlatmaya ve doğru yola çağırmaya başladık. Ama işler umduğumuz gibi gitmedi.

Toplumumuzda öyleleri vardı ki, hiçbir ilmi olmaksızın ve yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Tanrı hakkında bizimle mücadele edip durdular. Onlara “Tanrı’nın indirdiğine uyun.” dediğimizde hep benzer cevapları verdiler.

“Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.”

Kimileri bizi anlasa da geçmişteki cahilliklerini örtebilmek uğruna ışığını söndürüp önündeki karanlığı aydınlatmaktan vazgeçerek çok daha ciddi bir cahilliğe kendilerini hapsettiler. Üstelik kibirleri yüzünden başkalarının ışığına da engel olmak için ellerinden geleni yaptılar. Doğruyu gördükleri halde “eski bildiklerinize uyun” diyen gururları, onları doğru bir şey yaptıklarına ikna etti.

Asıl fitne, haber alındıktan sonra başlıyordu. Aslında yanlışta birlik bütünlük hálinde giden toplum, sadece onlara açık kanıtlar geldikten sonra daha da ayrılığa düşüyordu. Demek ki geçmişteki mezhepleşmelerde de aynı şey olmuştu. Çünkü gerçek işlerine gelmiyor, onu kabul etseler de kendi inandıkları gibi yorumlama yolunu seçiyorlardı. Gerçeğin değil, önceden doğru bildiklerini kitabına uydurmanın peşindeydiler. Bu da ister istemez bölünmeyi getiriyordu.

Oysa getirilen haberde “gerçek din sizin bildiğiniz gibi değil” deniyordu. Daha öncekilere de nasıl kitap verilmiş ve apaçık kanıtlar geldikten sonra ayrılığa düşmüşlerse, bu hata hatırlatılıyor ve onların da aynı hataya düşmesini istemiyordu Allah.

Bunun sebebi daha önceden inandıkları ve bir anlamda ilah edindikleri kutsallarıydı. Ama Tanrı’dan başka ilahlar edinen, ilahlar edindiğinin farkında değildi. Farkında olsaydı zaten şirk koşmazlardı. Onlara göre yaşamaya alışmış, yalandan bir cennet kurmuşlardı kendilerine. Uyarıldıkları zaman “Biz onlara tapmıyoruz ki!” diyor ve “Sadece alimlerimizin eserleriyle yol alıyoruz.” diye kendilerini kandırıyorlardı.

 

Tüm mücadelemize rağmen Bekke’den gelen uyarıcılar olarak toplumumuzda rağbet görmedik. İş o kadar ileri gitti ki hakkımızda tutuklama kararı çıkarıldı. Dünya’dan getirdiğimiz kitaba dair ayet tabletlerinin hepsi imha edildi. Biz konuştuk, anlaştık ve Venya’da farklı bölgelere dağıldık.

Diğer üçü maalesef yakalandılar. En sonunda kurulan mahkemenin üçünü de idama mahkum ettiğini ve sonunda toplumun gözü önünde ve halkın pek çoğunun sevinç çığlıkları arasında infaz edildiğini öğrendim. Bense gizlendim ve izlenim tabletlerimizi bize inanmış olan dört ayrı yere bıraktım.

İklezya muhafızları şimdi her yerde beni arıyorlar. Yakalarlarsa beni de ilahi mahkemeye çıkaracakları aşikar. Bu dördüncü ve son izlenim tabletimdi. Şimdi yer değiştirmem lazım. Tanrı’ya, o tek olan Allah’a emanet olun.

Benzer Yazılar

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yazın

Su elementleri kullanabilirsiniz : <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Arama
RSS
Beni yukari isinla